“Eşitlik Söylemleri ve Gerçek Öfkeler”

Uzman Psikolog ve İş İnsanı İbrahim Yakın Yazdı...

Yeni bir yıla girerken hepimiz kendimiz ya da ailemiz için hedefler belirliyoruz. Daha sağlıklı olmak, daha mutlu hissetmek, daha üretken olmak…

Peki ya toplumsal meseleler noktasında hedefimiz ne?

Son zamanlarda ülkemizde yaşananlar hepimizin malumu. Öyle görünüyor ki toplumsal meseleler, son yıllarda bireysel hedeflerin biraz önüne geçmiş durumda. Bu durum da ister istemez şu soruyu beraberinde getiriyor:

Toplum olarak yaşadığımız bu gerginlikleri nasıl anlamalıyız?

Son yıllarda terörizm ve radikalleşme üzerine yapılan çalışmaların artması tesadüf değil. Kendisini bu kavramlardan uzak tutan, hatta sıklıkla “eşitlik” ve “insan hakları” söylemleriyle öne çıkan Batı toplumlarında dahi bu alana yönelik ilgi giderek büyüyor. Çünkü söylem ile gerçeklik arasındaki uçurum artık daha görünür hâle geliyor.

Filistin’de yaşananlar ve Batı’nın İsrail’e yönelik tutumu, bu çelişkinin en çarpıcı örneklerinden biri. Bu noktada “eşitlik” ve “insan hakları” kavramlarının kimler için geçerli olduğu sorusu kaçınılmaz hâle geliyor ve adeta şu örtük mesaj yeniden üretiliyor:

Beyaz, Batılı, zengin ve Hristiyan olanların hakları, dünyanın geri kalanından daha önceliklidir.

Bu çerçevede psikoloji literatüründe sıkça sorulan bir soru da önem kazanıyor:

Radikal davranışlar bir ruhsal bozukluğun sonucu mudur, yoksa başka psikolojik süreçlerin ürünü müdür?

Araştırmalar, terör eylemlerine karışan bireylerle ruhsal açıdan sağlıklı bireyler arasında doğrudan bir fark olmadığını gösteriyor. Yani her radikal ya da şiddet içeren davranışı bir “psikiyatrik hastalık” etiketiyle açıklamak mümkün değil. Ancak bu, bu davranışların psikolojik süreçlerle ilişkili olmadığı anlamına da gelmez.

Örneğin antisosyal kişilik örüntülerinde bireysel üstünlük ön plandayken, radikal yapılarda bu üstünlük daha çok gruba ait olma üzerinden tanımlanır. Tehdit algılandığında ise saldırganlık, her iki durumda da ortaya çıkabilen bir savunma biçimi hâline gelir.

“Ne yaparsak yapalım anlaşılmıyoruz” hissi, bireysel olduğu kadar toplumsal düzeyde de güçlü bir öfke kaynağıdır. Bu öfke uygun şekilde ele alınmadığında, şiddeti ve kutuplaşmayı besleyen bir zemine dönüşebilir.

Burada altını çizmek gereken temel nokta şudur:

Öfkenin kendisi değil, nasıl işlendiği belirleyicidir.

Belki de yeni yıl tam olarak bunu hatırlatır bize:

Her şeyi kökten değiştirmek zorunda değiliz.

Ama yönümüzü yeniden düşünmek mümkündür.