44,0095$% 0.09
51,8583€% -0.29
59,3099£% -0.15
7.432,64%-0,03
12.683,00%7,04

02 Ocak 2026 Cuma

Avrasya Tünelinden hiç geçtiniz mi ?
Geçmediyseniz bile mutlaka duymuşsunuzdur, İstanbul’da, Asya ve Avrupa Kıtalarını denizin altından karayolu ile bağlayan tünel.
Sanırım yeni yapıldığı yıllardı ve yolum bir şekilde oraya düştü. Açıkçası tünele girerken özel olarak bir şey hissetmedim, arabadaydım, yol gidiyordu işte, her şey sıradan bir yolculuk hikayesiydi.
Sonra, bir an için Tünelde olduğum aklıma geldi. En derin yerin 100 metre kadar deniz altında olduğu konuşulmuştu. O an içimde büyük bir korku hissettim. Kaygı düzeyim yükseldi ve kalbim hızlı atmaya başladı. Bir şeylerin aksi gitmesi halinde oradan kurtulma şansımız hiç yoktu. Kafamın içinde dev bir ejderhaya dönüşen vesvese, bütün neşemi yutmaya başlayan, doymayan bir yaratık gibiydi artık. Kalp krizi ya da beyin kanaması geçirmem an meselesi idi ama, ilginç olan şu ki; arabadakiler kendi aleminde kimi sohbet ediyor kimi uyukluyor halde yola devam ediyordu.
Sonra derinden bir ses duydum; ‘‘NEFES AL.!’’ Kimdi konuşan? ‘Nefes al Özlem nefes al.!’ Aman kimse kimdi, denemekten ne çıkardı, zaten belki son anlarımdı. Derin derin nefes almaya dualar okumaya başladım, yavaş yavaş kulaklığımdaki neşeli müzik tekrar geri geldi. Yanımdakiler molayı nerede vereceğimizi konuşuyordu. ‘ Oh Şükürler olsun demek ki çıkabilecektik.’ İyi de zaten çıkacaktık ben bu kadar heyecanı neden yaşamıştım ki?
İzmir’e gelene kadar yolda bunu düşündüm. Kendi kendime yarattığım felaket senaryolarına inanırken az kaldı boğazın mavi suları son yolculuğum olacaktı.
Bu olay, sonraki hayatımda trajikomik bir anı olarak kalmaktan ziyade, kendi çapımda ne zaman zor bir şey yaşasam bir çıkış noktası oldu.
Hayat yolculuğumda, en derin tünellerin bile gün ışığına vardığını bilmek, her zaman bana, güç sabır cesaret umut kattığı gibi en önemlisi, yeryüzünde başka hiçbir şeyin veremediği ve hiçbir şeyin alamadığı bir HUZUR bıraktı.
Felaket senaryolarının gerçekleşme ihtimali, sonsuz olasılıklar evreninde, belki sonsuzda birdi. Oysa onların yarattığı panik gerçekti. Öyleyse insan neden tünelden daima çıkacağına, bunun sadece yolculuğun bir kesiti olduğuna inanmak istemezdi.
Çünkü siz adına ister ego deyin ister nefis deyin, (ben ejderha gibi bir yaratık demişim 🙂 bu illüzyondan ibaret korku tünelleri, bizim ışığa ulaşacağımıza inanmaktan umudumuzu kesmemizi isteyen sahte kaygılardı.
Evet hayat yolu acılar, hüzünler, kayıplar, üzüntüler yaşatıyor. Ama bunları olmuş hali ile kabul edip yola devam için burada değil miyiz? Kaldı ki onlarda bile, bulutlar dağılınca güneş masmavi gökyüzünde hep parlamadı mı?
2025 yılı, Sevgili Dostlarım,
Neredeyse tüm insanlığın Avrasya Tüneli gibiydi. Aslında son yıllar herkes için böyleydi. Ülkemiz ve Dünyamızda yüzyılın felaketleri yaşandı, bireysel ve kitlesel yaşamlarda hepimiz az çok nasibimizi aldık. Ve bunlar çoğu kafamızın içinde değil, gerçekliğimizde yaşandı.
2026 geliyor, daha güzel olur mu?
Kesinlikle evet. Her deneyim, hala nefes alıyorsak bizlere yeni versiyonumuz için, can suyudur, oksijendir, köklerimizden sürgün veren yeni dallarımızdır.
Ve ben , tünelde derinden konuşan o sesin, nereden geldiğini, çok iyi biliyorum. Biz kendimizden vazgeçsek de denizler altında bile bizden vazgeçmeyen Nefesimizin gerçek sahibinin sesidir O.!
Öyleyse hadi ‘‘ NEFES AL Özlem !’’ Ve ‘‘Nefes alın, tüm, yönünü Işığa çevirmiş, nefsine, egosuna rağmen teslim olmayıp, tünel illüzyonlarına aldanmayıp, yol arkadaşları ile yolculuğuna devam etmeyi seçenler..’’
Öyle güzel bir yıl olsun ki, kalan ömrümüzün fragmanıymış 2026 diyelim.
Mutlu Seneler …

Av. Özlem Kanay Balyeli yazdı…
Sen kimsesizlerin kimsesisin,
Sen CUMHURİYETSİN.!
Senin sayendedir; köydeki Tahir Amcaların kızı Bakan bile olur. Senin sayendedir, bu topraklarda, bu gökyüzü altında her insan eşit haklara sahiptir, özgürce hiçbir zümreye üstünlük tanınmadan, eğitim alma, temsil edilme, temsilci olma fırsatı bulur.
Senin sayendedir; hayatlara güzellik, mutluluk, konfor katılır, en önemlisi varlığın insanca yaşamanın değerini her vatandaşa tattırır.
Bu ülkedeki tüm insanlara, zenginden, fakire, din dil ırk cinsiyet ayrımı yapmaksızın, yurdumuzda yaşayan herkese, ekmek su hava kadar gereklisin. Bazen seni eleştirenler bile, yine senin sayende tüm haklarına ihtiyaç duydukları için, hiçbir zaman senden vazgeçemeyeceklerdir.
Asla yalnız yürümeyeceksin, her zaman seni kendi canı gibi seven insanlar yanında olacaktır. Yıllar boyunca kişiler, isimler, değişecek, ama sen İLELEBET PAYİDAR kalacaksın.
Çünkü Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi ; “Türk Milletinin karakter ve adetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir” Çünkü bu, bir Milletin bağımsızlık mücadelesinin en büyük kazanımıdır.
Ve yine bu nedenledir ki, 29 Ekim sadece bir tarih değil, yüce milletimizin azim ve kararlılıkla yazdığı bağımsızlık destanının tescilidir.
Değerli Cumhuriyet;
Sana 102. doğum gününde çok şey borçlu olduğumuz kesin. Ama bana göre en önemlisi koca bir özür borçluyuz.
« Atalarımızın, şehit ve gazilerimizin kanıyla yazdığı bu destanı, masal gibi dinleyip, bize altın tepsiyle sunulan değerli emanetleri korumak yerine, her alanda talanına gittiğimiz için,
« Şahsi menfaatimizi, bütünün hayrı ve iyiliğinden önce tuttuğumuz için,
« Örnekler çoğaltılır ama daha yazarsam, yazılarımı üzerine alınıp, mağdur edebiyatıyla prim yapmaya çalışanlar olacağından, bu iki sebep yeter de artar bile.
Ama en büyük özür de tüm bunları Vatanseverlik maskesine gizlediğimiz için, senden Milletçe özür dileriz.
Hayatlarını, bu toprakları özgürlük ve bağımsızlığa kavuşturmak, senin kazanımlarını, nesillerine aktarabilmek için hiç düşünmeden feda eden, dede nenelerimizin yüzü suyu hürmetine bizleri affet !
Sana minnet şükran doluyuz, hatalarımızın, sonsuz sevgimizi gölgelemesine müsaade etme.
Değerli Cumhuriyet;
Senin de bizi sevdiğini biliyoruz. Bizleri bu onura layık görüp, yurdumuza geldiğin, tüm sıkıntılara rağmen bizimle olduğun için sana teşekkür ediyoruz.
NİCE YILLARA..!

Değerli takipçilerimiz bilirler, Kemalpaşama övgüler dizmeye doyamam ben, doyamam yazmaya yaşadığım bu şehir için; hem de hiç sorgulamam o da bana aşık mı acaba diye.
Seven insan kusur görmezmiş lakin, sevdiceğine de halel gelmesin diye kusurlarını söylemeden de edemezmiş. Öyleyse bu sayı bir değişiklik yapıp, Kemale ermiş Paşamı, Yaryüzü Kemalpaşamı, övmek yerine, biraz bunlardan bahsedelim. Bahsedelim ki, şahlansın paşamın atı da, 8 Eylülde Kurtuluşunu kutlarken, sahiden kurtulduk mu, oturup da bir düşünelim.
Şehrimiz bu yıl türlü sebeplerle çok kayıplar verdi. Çoğunu tanıdığım için, içim yana yana gittim cenazelerine, bir yürekten Fatiha ile uğurlamak hüznüyle.
CHP, AKP, MHP vs. partili olması mı, buranın yerlisi ya da Erzurumlu Artvinli vs. kentli olması mı ne işle uğraştığı mı sorulur camide, artık bu gelgeç dünyaya veda eden kişiler hakkında? Hayır!
Hoca efendiler hep tek bir şey sorar malum, ‘Haklarınızı helal ediyor musunuz?’ O an kalbiniz size nasıl seslenir? Zihnin sesi manipüle edilebilir ama kalbin sesi susturulamaz.
Şimdi orada hoca tarafından helallik istenen kişinin, sevmediğiniz, belki nefret ettiğiniz, size çok zarar vermiş, kandırmış, aldatmış, kullanmış, nankörlük etmiş biri olduğunu düşünmenizi istiyorum.
Ya da tam tersi, sizin için helallik istendiğini !
Gönül dolusu helal olsun diye çınlatabilir misiniz herkes için o avluyu, peki sizin için söylenebilir mi ?
Yanıt, oylama yapılsa tabi ki hayır çıkacaktır.
Öyleyse sevgili dostlarım, Kemalpaşamız, Atamız tarafından 8 Eylül 1922’de, büyük taarruzun zaferle sonuçlanmasının ardından, düşman işgalinden kurtulmuş, bununla birlikte asıl düşmandan halen kurtulamamıştır.
Önyargı, küçük ya da büyük hesapçılık, menfaatçilik, korkaklık, kibir, ne oldum delisi olmak, bencillik, çekememezlik, ekosisteme değil egosisteme hizmet etmek, dil, din, ırkına, işine gücüne mevkiine göre ayrımcılık, sanayi kentimizi fabrika bacası dumanlarından daha çok zehirlemiştir. Üstüne üstlük bu da mübah görülmüştür, yasal göründükleri için..
Oysa her yasal olan ahlaki ya da vicdani midir?
Ya ilahi düzen, veyahut evrensel kainat yasaları ?
Sevgisizlik, mahvetmiş yeryüzü cennetini.. Kendinden başkasını sevmeyen insanlar, insan suretiyle gezerlerken aramızda, Kalbi biz olup insanlığa sevdalı olanlar, yine de dua etmişler, maskelerin arkasındaki asıl kendini sevmeyi başaramamış sahte yüzlere, hidayetleri niyetiyle.
İşte o sayıları az da olsa, bir kente, yaşama, insana, insanca yaşamaya sevdalı olanlar, takılmaz ki tüm bunlara. Hani der ya bu toprakların zamansız bilgesi Yunus Emre;
“Ben gelmedim kavga için, benim işim sevi için” O misal yürür giderler yollarında, onlar yürür yol görünür, yol görünür onlar koşar, diğerleri yetişemez de, ancak spor olur arkadan gelişleri.
Çünkü kazanmak için kuyu kazan değil, kaybetmeyi de göze alıp onurları ile tarih yazandırlar. 8 Eylül, 18, 28 Eylül’ler fark etmez bu paşalara, Kemalpaşa’yı gerçekten kurtaran, hoş gelişlerin atlılarıdırlar.
Neyse, dönelim biz camiye! Ne oldu en son kim kiminle helalleşti sordunuz mu kalbinize bakalım? Şimdi hemen ya sen dediniz duymadım sanmayın.
Herkes gibi çok yaraladı bu şehir beni de zaman zaman. Bazen nefes bile alamadım üzüntüden. Bununla birlikte Kalbimin ah diye çatırdadığı her yarada, yine o yaradan damladı yaradan. Ne ahım kaldı yerde, ne gönlüm kırıldı yarda.
Ee! Boşa demedik yeryüzü değil yarin yüzüdür Kemalpaşa diye.
Öyleyse yarn yüzü suyu hürmetine haklarımı helal ediyorum paşam. Sen de bana helal et, ne yaptıysam sana olan sevdamdandır.
8 Eylül Düşman İşgalinden Kurtuluşumuz Kutlu Olsun…

Av. Özlem Kanay Balyeli yazdı…
Kulağa ne hoş geliyor değil mi?
Daima Genç…
Hazır dergi konumuz 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı iken, bunun üzerine konuşalım öyleyse.
Mesela bir gencin hikayesini anlatalım önce, sonra da bu cazip mesele, ‘daima gençliğin’ bir iksiri var mı kafa yoralım bakalım.
Efendim, bir varmış bir yokmuş. Tatlı bir kız yaşarmış Bergama’da. Bu genç kızımız, daha lisedeyken, kafayı bir mevzuya fena takmış. Süslenip gezip tozacağı yaşlarını da böyle geçirmeseymiş iyiymiş ama neyse. Söylediği ile yaptığı ve yaşantısı uyumlu olmayan kişileri, daha doğrusu bu konuları incelemeye almış.
Dindarlık, Atatürkçülük, vatanseverlik üzerine okuyup araştırmaya başlamış. Hiçbir konunun yüzeysel ve eksik kalmaması için o günkü imkanları dahilinde, kütüphanelere gitmiş okumuş, üstatlarla konuşmuş, Kuran kursuna gidip Arapçası ve Türkçesi ile hatim etmiş, hocalarla söyleşmiş, seminerler konferanslar dinlemiş. Her bilgide daha çok anlamış, anladıkça daha çok acı çeker olmuş. Elbette herkesin doğrusunun farklı olmasını doğal bulmuş. Ama hakikatin tekliği karşısında, menfaatler için doğruların bu kadar çarptırılması, bu değerli konuların içlerinin boşaltılmasını hazmedememiş.
Atatürkçü değil Atatürk’ün kendisi olmayı, Kuran okumayı değil, yürüyen, yaşayan kuran olmayı, vatansever olmak değil, kalbini herkese vatan etmeyi haykırmak istemiş güzel ülkesine.
Sesini duyurabilmek için en iyi bildiği savaş silahı olan kalemini eline alıp başlamış yazmaya. Malum, gençlik böyledir, dünyayı değiştirebileceğinizi sandığınız yılların en saf masum olanıdır. Bulduğu her yere yazdığı yazıları yollamış. Birkaç ufak tefek dereceden sonra “Atatürk’ü anlamak” konulu kompozisyon yarışmasında ödül almış, Ankara’ya davet edilmiş. Zamanın Milli Eğitim Bakanı kendisi ile tanışmak istemiş ve ödülünü bizzat vermiş. Bu da yeterli gelmemiş kıza, hukuk okuyup, adalet dağıtmayı, siyasetle uğraşmayı kafaya koymuş.
Çok yüksek bir puanla Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine girmiş. Bu eğitimi çok zor okuldan, büyük uğraşlarla nihayet mezun olup başlamış mesleği Avukatlığa.
On yılı aşkın sürede, görmediği haksızlık, hukuksuzluk insana dair her türlü ahlak ve vicdan adaletsizliği kalmayınca, üstüne migren tansiyon vs. hastası olunca “yeter bana mı kaldı dünyayı kurtarmak, yargı dağıtacağıma gömlek satarım” deyip, kendisine küçük bir butik açmış. Her şey rüya gibiymiş. Bütün gün kadınlarla çay kahve muhabbet, güzel satışlar derken, bir sürü güzel dostlar edinmiş. Güzel bir araba almış, yurt içi yurt dışı gezmiş tozmuş. Geçen 3-4 yılda keyfine diyecek yokmuş ama yüreğinde hep bir eksik hep bir boşluk…
İnsanın kendine yaptığı en büyük zulmün, ‘ne için yaratıldıysa, doğası ve yetenekleri ne ise onun altında yaşamak olduğunu’ o zaman idrak etmiş.
Hayat insana ağır gelse bile, yaşadığı topraklara kayıtsız kalmak, sadece bireysel yaşamak, hiçbir canlıya özgü olmadığı gibi, kızımızın da daha doğrusu artık yetişkin olan bu kadının da içine sinmemiş. Ara verdiği, çok sevdiği mesleğine, dinlenmiş olmanın da verdiği yeni bir enerji ve bakış açısıyla tekrar dönüş yapmış.
Tabi burada akla gelen ilk soru şuymuş. Yeniden başlayınca değişen bir şey olmuş mu? Her şey daha mı adilmiş örneğin? Şüphesiz hayır! Geçen zaman, özellikle hukuk ve siyaset olmak üzere, her alanı, her kesimden insan için daha tatminsiz bir hale getirmiş. Bu durumda akla gelen ikinci soru şuymuş?
“Daima Genç” olan kızımız, dünyayı değiştirebilecek formülü bulmuş mu da dönüş yapmış ofisine?
Şüphesiz bunun da yanıtı hayırmış! İyi de neden geri gelmiş. Daha kıymetli bir şeyi bulmuş da onun için. Bununla yoluna devam ederek Avukatlık Mesleğinde 25 yılını keyifle tamamlamış ve yakın zamanda Baro Başkanından büyük bir sevinçle 25. Yıl plaketini almış.
Her şeyden daha değerli olan “Daima Genç” olmanın gururu ile plaketini ofise getirip, oturup bu yazıyı yazmış. Lisede Milli Eğitim Bakanından ödül alırken kalbi ne için atıyorsa, Baro Başkanından yıllar sonra plaketini alırken de kalbi aynı heyecan ile çarpıyormuş.
İşte ‘Daima Genç’ olmanın iksiri de sırrı da mucizesi de buymuş. Şartlar ne olursa olsun, hep bir Atatürk, hep bir yürüyen yaşayan Kuran, hep kendin bir vatan olmak için, ilk nefesten son nefese aynı aşkla yaşamakmış. Dünya bin yıllardır iyi ile kötünün bir arada var olduğu bir mekanmış. Asıl adalet herkese yargı dağıtmak yerine, kendin adil olmak, ya da o yolda kalmaya çalışmakmış.
‘Daima Genç’ olanların, 19 Mayıs Gençlik ve Spor bayramını, sevgi saygı hürmetlerimle kutluyorum.



Söyle bana neden hep dillerde,
gönüllerdedir adın ?
Kaşına yaptığın dövme, gözüne çektiğin sürme midir yüzüne baktıran?
Tatlı tatlı dillerin, içten gülüşlerin mi yoksa yürekler yaktıran.
Hey, Güzel Kadın !
Kimsin nesin sen anlat bana.
Hikayen Yurdunda hep hüzünlü müdür, hele bir de olmuşsan
Ana !
Hey, Güzel Kadın !
Belki bir öğretmensin, doktorsun belki de bir işçi.
Çalışmasan bile yirmi dört saat yuvasında bir bekçi.
Hey, Güzel Kadın !
Kim üzdü yordu kırdı, serçeden ürkek kalbini.
O kalbin üstüne kendin koy, herşeye hayat veren elini.
Hey, Güzel Kadın !
Rakamlar sadece bir nicelik her zaman değişebilen.
Yaşın, boyun, kilon değil, yaşamda duruşundur seni var eden.
Hey, Güzel Kadın !
Aynada gözlerinin içine en son ne zaman baktın.
En son ne zaman saçlarından dökülen yıldızlara çiçekler taktın.
Hey, Güzel Kadın !
Söyledin mi hiç kendine,
kendi değerini anlatan türkünü.
Süslenmekle şık olmazsın, özüne giymezsen samur kürkünü.
Hey, Güzel Kadın !
Söyle bana neden hep dillerde, gönüllerdedir adın ?
Çünkü ; nerde ne zaman ve ne durumda olursan ol.
Yaradanın ışığı ile parlamayı başaransın.
AŞKTIR KADIN.!