44,7697$% 0.04
52,9742€% 0.04
60,8368£% -0.04
6.890,53%-0,02
11.223,00%0,26

07 Nisan 2026 Salı

Osman Darcan, meşhur adıyla ve adının en tanınan şekliyle “Cambaz Osman”, yaşı 60-65 ve üzerinde olan tüm Kemalpaşalılar için tanınan ve çok iyi “bilinen” kişilerden biridir. Cambaz Osman, hani o, eskilerin “on parmağında on marifet” diye tabir ettikleri şahsiyetlerden. Bu yaşların altındaki Kemalpaşalılar da aslında Cambaz Osman’ın çok da uzaktan tanımadıklarını hatta çok çok yakından tanıdıklarını fark edeceklerdir, eminim…Hadi başlayalım!
“Cambaz Osman”, eski Kemalpaşa’nın en unutulmuş simalarından biridir; sanıldığı ya da ilk akla geldiği gibi bir hayvan pazarcısı anlamında kullanılan biçimiyle bir “hayvan” ya da at satıp alan tüccar anlamına gelen canbaz değildir.
Adı üzerinde “o bir cambazdır” hem de bir “ip” cambazıdır.
Kızı Hülya Darcan, Sabah gazetesinin yaptığı bir röportajda, doğal olarak, babası hakkında en geniş bilgileri aktaran kişi konumunda: “Babam Rumelili ekâbir (seçkin) bir ailenin Rüştiye (Ortaokul) mezunu oğlu aslında. O, 2 yaşındayken babası Çanakkale’de şehit düşmüş. Çok küçük yaşta ip cambazlığına merak sarmış. Ailesi çok karşı çıkmış ama babam dinlemeyip Türkiye’nin ilk ip cambazlarından olmuş. Aynı zamanda Karagöz-Hacivat, kukla oynatırdı, çok iyi meddahtı ve ‘Cambaz Osman’ olarak özellikle Ege’de tanınır. Aynı zamanda bir atölyesi vardı, ayna yapıyordu. Çok ilginç, çok renkli biriydi babam.”
“İzmir’de çok büyük bir bahçesi olan bir Rum evinde otururduk. 4 kız bir erkek, 5 kardeştik ve dünyanın en mutlu çocuklarıydık. Evimiz her zaman kalabalıktı. Ramazanlar, bayramlar çok güzel geçerdi. Sahurda komşular bize gelirdi, davulcu bahçeye girer çalardı, bir eğlence olurdu. Babam iftardan, teravihten sonra mahallenin çocuklarına evimizin bahçesinde Karagöz oynatırdı, büyükler de seyrederdi.”
“Annemin babası ise Girit’ten gemilere konulup gönderilenlerden. Kemalpaşa’ya yerleşmiş, kolbaşı, yani jandarma olmuş burada. Çok güzel gitar çalıp şarkı söylermiş. Atıyla anneannemin penceresinin altına gelir serenatlar yaparmış. Çocukluğumdan kulağımda Rumca ninniler kaldı. Karma bir aileyiz. Ama babamın hikayesini bir gün yazmak en büyük dileğim. Çok güzel bir hikaye, enteresan bir ömrün hikayesi…”
“Babam ip üzerinde çok tehlikeli numaralar yapıyordu. Mesela iki bacağını yağ tenekesinin içine sokup telin üzerinde öyle giderdi. Telin üzerine tabut koyardı, içine yatardı. İki kere ipten düşmüştü. Kolu feci şekilde kırılmış, ameliyat geçirmiş, bir kolu diğerinden daha kısa kalmıştı. Ama iyileşir iyileşmez yine ipe çıkmıştı. Hiçbir şey onu alıkoymadı. İki kere o kadar yüksekten düşüp ölmemiş babam”(Posta gazetesi, 17 Ocak 2011 Pazar.)
Posta gazetesinin haberine göre Cambaz Osman’ın torunu “Bergüzar Korel; sinemadaki en büyük hayalinin, ‘Cambaz Osman’ lakaplı dedesinin hayatını film yapmak olduğunu söyledi. Uzun zamandır hayata geçirmek isteği filmin hikayesini yazmak için yakında senaryo kursuna katılacağını belirten Korel, dedesini, “En büyük hayranıyım” dediği Şener Şen’in oynamasını istediğini ifade etti.”
“Babası Çanakkale Savaşı’nda şehit düşünce, 2 yaşında yetim kalan ve ailesinin karşı çıkmasına rağmen küçük yaşta ip cambazlığına başlayan dedesi Osman Darcan’ın 1974’te hayatını kaybettiğini hatırlatan ünlü oyuncu şöyle konuştu: ‘O öldüğünde annem 20 yaşındaymış. Annemden, yıllarca dedemin hayat hikayesini dinledim. Dokunaklı hayat hikayesi film haline gelirse bundan büyük bir mutluluk duyacağım. Bunun gerçekleşmesi için elimden geleni yapacağım.’ Korel, yönetmenliği ise Çağan Irmak’ın üstlenmesini istediğini belirtti.” (Sabah/Günaydın, 18 Ocak 2011)
Cambaz Osman’ın kızı Hülya Darcan (d. 1951, Kemalpaşa) bir sinema ve dizi oyuncusu, onu en son “Diriliş Ertuğrul” dizisindeki “Hayme Ana” rolünden tanıyoruz. Hülya Darcan, yine kendisi gibi sinema oyuncusu Tanju Korel’in eşi ve Bergüzar Korel de onların kızlarıdır. Bergüzar Korel, Halit Ergenç’in eşi ve bu durumda ünlü oyuncu Halit Ergenç, Kemalpaşa’nın “eniştesi” oluyor.
“Cambaz Osman” da doğal olarak tüm cambazlar gibi mesleğini “gezgin” icra ediyordu ve bu nedenle özellikle İzmir’in ve Ege Bölgesinin yakın coğrafyasında çokça tanınmış simalarındandı. Hele ki “cambazlık” mesleğinin nadir olduğu dikkate alınırsa…
Size tam bu noktada Cevher Necip Onat Bey’den söz edecek ve size onu ilk kez tanıtacağım. Kendisi aynı zamanda meslektaşım ve abimdir, çok anlamsız buluyorum ama kendilerine “Dededen-Baba’dan Öz Kemalpaşalılar” adını veren ve ayırımcı bir dil kullanan sığ kesimin tam aksine, arttırıyorum; Necip Bey, “en öz” Kemalpaşalı bir hemşehrimizdir. Kendisi aslen 1964 Balçova doğumlu olan Necip Bey’in hayatının büyük bir kısmı İzmir Güzelyalı’da geçmiştir ve halen kendisi Güzelyalı’da yaşamaktadır. Peki, neden çoğu kişinin adını bile duymadığı Necip Bey, Kemalpaşa’nın “en öz” hemşehrisidir? Asıl konunun dışına çıkmamak ve başka bir yazıda bunu açıklamak sözümle şimdilik konuyu ötelemiş olayım.
Cevher Necip Onat’ın, bana, imzaladığı ve yazdığı gibi benim gerçekten “bir çırpıda” okuduğum. “Nostalji Güzelyalı Yazıları” başlıklı kitabında, çocukluğunda gördükleri üzerine Cambaz Osman üzerine yazdıklarını çok daha dikkkatlice ve yeniden okudum: “Her yaz gelen Osman Darcan’ın sahibi olduğu Ege Cambazhanesi 38 ile 39 köşesinde sürdürdü uzun yıllar. Gündüzleri sokaklarda uzun tahta bacaklı cambazlar reklam yapar, bir taraftan da boyunun avantajını kullanarak ağaçlardaki meyvelerden de yerlerdi. Küçük yaşlarındaki Hülya Darcan (Bergüzar Korel’in annesi) sahneye girer kabarık eteğiyle çıkar, “Bop sitilim sen misin /Benimle gezer misin / Aşkını ispat et / Kalbime girer misin? şarkısını söylerdi. Ardından da babası Osman Darcan ile düet yaparlardı. Osman Ağa kızı Hülya’ya “Ne güzel kolların var.” der, Hülya da dans ederek cevap verirdi: “Altın bilezik ister Osman Ağa.” diye. Program, Gönül Ertek, Rıza Konyalı gibi sanatçılarla sürerdi. İp üstünde koyun keserdi cambazlar…” Anlaşılıyor ki Cambaz Osman, renkli kişiliği, cambazlığı, meddahlığı ve Karagöz oynatılığı ile çok marifetli, sadece Kemalpaşa’da İzmir ve Ege bölgesinde de çok iyi tanınan ve sevilen bir sanatçıdır.
Ali Naili Erdem sadece bir siyasetçi ya da şair olmasının ötesinde yakın dönem Kemalpaşa tarihine en önemli katkıyı yapan kişidir, keşke Kemalpaşa’nın önde gelen sakinleri de yazsa da biz de eski Kemalpaşalılar hakkında bilgi sahibi olsak.
Ali Naili Erdem, Ötüken Neşriyat’tan yayınlanan “Siyasetin Yollarında” kitabından sonra 2019’da çok güzel bir kitap çıkardı: “Nal İzleri – Anılardaki Kemalpaşa”. Namık Kemal’in “İntibah” romanından sonra en çok okuduğum kitaptır “Nal İzleri”.
Ali Naili Erdem, “Nal İzleri” kitabında, kendi -kişisel- tarihi içerisinde yaşadığı, tanıklık ettiği Kemalpaşa’yı ve burada tanıdığı kişileri anlatıyordu. Biz edebiyatçılara göre anılar, insanların “kişisel tarihleridir.” Kitapta adı geçen isimlerin çoğu ne yazık ki günümüzde hayatta değiller ama hani 50 yıl ve daha sonrası demiştim ya bizim çocuklarımız, tarihçiler, edebiyatçılar bunları araştıracak; doğal olarak Cambaz Osman’ı da…
Nal İzleri kitabındaki anılarında Ali Naili Erdem, çocukluk dönemlerinde, şimdiki kaymakamlığın bulunduğu yerde top oynadıklarını anlatırken Cambaz Osman’dan söz eder: “Sahanın bir başka müşterisi Cambaz Osman’dı. Yüzünden tebessümün eksik olmadığı bu insan çocuklar kadar büyüklerin de sevgilisiydi. İyi bir ip cambazı olduğu gibi başarılı bir palyaçoydu da.”
“Kabağı da boynuma takarım / Sağıma da soluma da bakarım / Dinleyiniz a dostlar / Ben size göbek atarım.’ diyerek bitirirdi.”
“Bir gösterisinde telden düşünce işine son verildi dediler. Sanırım 1945-1946 yıllarıydı. 1954’e kadar kendisinden hiç haber alamamıştım. O yılın temmuzunda Cambaz Osman kumpanyası ile birlikte, o düştüğü yerde aradan on sene geçtikten sonra tekrar görünce şaşırmış ve ne diyeceğimi düşünürken o daha benim bir şey söyleme fırsatı vermeden ‘Kuzum, avukat bey. Bildiğim başka iş yok. Bir yerden gelirim de yok. Kaderde bir telin üzerinde ölmek varsa kadere boyun eğeriz…”
Yıllarca Kemalpaşalılar’ın İzmirliler’in hatta kıyı Egeli, örneğin Manisalı, Uşaklı, Denizlili ve Balıkesirliler’in, ipten düşecek diye uzun uzun “Aaa..!” nidalarını attıkları, yine kendi tabirleriyle “düşecek diye yüreğimiz ağzımıza geldi” dedikleri durumlar sıklıkla yaşanmıştır. Çok ince bir ip üzerinde gösteri yapan Cambaz Osman, cambazlık mesleği nedeniyle ve de doğal olarak iki kez ciddi anlamda ipten düşer ve ağır yaralanır. Bunlardan ilki, yukarıda Ali Naili Bey’in anılarında anlattığı, uzun süreli bir yaralanmadır ki en az dokuz yıl sürer; diğeri ise öyle anlaşılıyor ki daha hafif bir yaralanmadır. Ama Cambaz Osman, öyle anlaşılıyor ki kolayca pes edecek bir karakter değildir.
Cambaz Osman’ın maceralı ve çok tutkulu hayatının en trajik yanı, zannımca, ölüm nedenidir. Bütün hayatını ince bir ip üstünde “ecelle ve ölümle” iç içe yaşarken, mesleği nedeniyle Azrail’in kucağında her an ölme tehlikesini tüm izleyicilerinin hücrelerinin zerresine kadar hissettirirken bir araba çarpması sonucu hayatının son bulmasıdır. Çok hazindir ki hem de annesinin cenazesine giderken…

Hep söylerim, Karabel Kaya kabartması, Kemalpaşa’nın dünya ölçeğindeki en büyük tarihsel değeridir… Bu kabartma ne zaman yapıldı; nasıl ortaya çıktı / çıkarıldı? İlk kez kim bu kabartmayı buldu ve yazdı; kimler, ne zaman ve nasıl ziyaret etti? Çok şaşıracaksınız…
“Karabel Hitit Kaya Kabartması” olarak adlamdırabileceğimiz tarihsel anıt Batı bilim dünyasının çok yakından tanıdığı ancak yerel halktan çoğu Kemalpaşalı’nın hiç haberdar olmadığı hatta yakın zamana kadar Osmanlı tarihçilerinin de eserlerinde, en azından benim bildiğim kadarıyla, söz etmedikleri tarihsel bir değeridir. Klasik dönem Osmanlı bilim dünyasında vakanüvisliğin ötesine geçen bir tarihçilik ancak, yine Batı etkisiyle, 19. yüzyılda, Tanzimat’tan sonra başlamıştır.
Osmanlı’nın son dönemlerinde, Hititlliler’in Anadolu’daki varlığından ilk bahsedenlerden biri, günümüz tabiriyle “popüler tarih yazarı”, sonradan Altınay soyadını alacak olan Ahmet Refik’tir. “Umumî Tarih” başlıklı kitabında bize Hititler ve arkalarında bıraktıkları izlerle ilgili şu bilgileri aktarmaktadır: “Hititler, Anadolu’da Kızılırmak ile Fırat arasındaki havalide otururlardı. Etkileri batıda İzmir civarında Karabel, güneyde Hama’ya kadar uzanıyordu. En mühim merkezleri: Boğazköy ve Kargamış idi.”
“Hitit Abideleri Anadolu’da çoktur. İzmir civarında ‘Karabel’de cengâver heykelleri, ‘İbriz’de mahkukat (oymacılık), ‘Zincirli’de Hitit harabeleri vardır. Hitit abidelerinin en mühimleri İstanbul müzesindedir. Bunların başlıcaları: ‘Maraş Aslanı’, ‘Hükümdar Heykeli’, bir de ‘Ebvalhol’dür.
Karabel Kaya kabartmasından ilk söz eden, hatta unutulmamasını da sağlayan kişi, “tarihin babası” olarak da anılan Herodot’tur. Meşhur “Tarih” adlı eserinde Karabel ve Karabel anıtı hakkında kısa da olsa bilgiler aktarır: “Mısır kralı Sesostris’in baş eğdirdiği ülkelerde diktirdiği sütunlara gelince, bunların çoğu kaybolmuştur; ayakta kalmış olanlarını, (…) yazılarıyla birlikte, Filistin Suriyesi’nde kendi gözlerimle gördüm. Ayrıca İonia’nın iki yerinde, bu savaşçının kaya üzerine işlenmiş resimleri vardır, birisi Phokaia–Ephesos (Foça-Efes) yolu üstünde, öbürü Sardes’ten (Sard) İzmir’e giden yol üzerindedir; bu iki yerde de iki buçuk dirsek yüksekliğinde bir heykel oyulmuştur, sağ elinde kargı, sol elinde yay tutar; öbür donatımları da gösterilmiştir; Mısır harfleriyle bir yazı kazılmıştır, anlamı şudur: “Ben, bir omuz vuruşta bu ülkeyi yendim ve aldım.” Adını, yurduna yazdırmamıştır, ama bunları başka biçimde belirtmiştir. Bu heykeller, görenlerden bazılarına göre, Memnon’un heykelleridir; böyle diyenler gerçekten çok uzaktırlar.” Heredot, kabartmanın Mısır firavunu Sesostris’e ait olduğunu yazması üzerine yüzyıllar boyunca bu yanlış bilgi tekrar edilegelmiş ancak kaya kabartmasının yakın zamanda Hititlere ait olduğu anlaşılmıştır.
Herodot’tan sonra Karabel’in ikinci büyük ziyaretçisi, ordusuyla buradan geçen Makedonyalı Büyük İskender’dir. Makedonyalı Büyük İskender, “Orduda gereken düzenlemeler yapıldıktan sonra, Makedonlar, Karabel Geçidi üzerinden ana yolu takip ederek güneye doğru ilerlemeyi sürdürdüler. Kuşkusuz orada İskender’e yüzyıllar öncesinden kalan ve efsanevi firavun Sesotris’e ait olduğu söylenen, kayalar üzerine oyulmuş rölyef gösterilmiş olmalı. Hikâyeye göre çok eski çağlarda bütün dünyayı dize getirmiş olan firavun, ayak bastığı topraklarda, kaya üzerine kendi heykellerini oydurmuş, böylelikle katettiği mesafenin büyüklüğünü somut bir şekilde bütün dünyaya göstermişti. İskender’in, anlatılar ve bu gördükleri karşısında ne gibi yorumlarda bulunduğunu ne yazık ki bilemiyoruz.” bilgisini aktarır Lendering.
Çok yüksek bir ihtimalle İskender, Herodot Tarihi’ni okumuştur ve Karabel Anıtı’ndan haberdardır. İskender’in MÖ. 343-340 yıllarında aldığı eğitimde baş öğretmeni Aristoteles’di ve Aristoteles’in Herodot’u çok önemsediğini bu nedenle öğrencilerine okuttuğunu biliyoruz. Öte yandan Herodot, Tarihi’nde bir “Kral Yolu” haritası çizer; Karabel de bu haritada sözünü ettiği yolun önemli ve stratejik destinasyonlarından biridir. İskender de seferini, Herodot’un çizdiği “Kral Yolu” rotasını takip ederek yapmış ve böylece geniş toprakları şavaşarak fethedebilmiştir. Hatta İskender’in, Herodot’un kitabında söz ettiği biçimde, Perslerin askerî zayıflıklarını öğrenerek stratejisini ona göre oluşturduğu da düşünülmektedir.
Büyük İskender’in Karabel’den ordusuyla geçtikten sonra, burayı kimlerin ziyaret ettiğini ve hakkında ne yazdıklarını, ne yazık ki, bilemiyoruz. Bu unutuluş, Fransız mimar, arkeolog ve gezgin Charles Teksier’in, Herodot’un tarihinde sözünü ettiği Karabel’deki anıtı görmeye geldiği 19. yüzyıl ortalarına (1933-1935) kadar devam etmiştir. Yazdığına göre Nifli yerleşiklerin bile bilmediği kaya kabartması, Teksier’in “Küçük Asya Coğrafyası” kitabında ve bir makalesinde söz etmesiyle bilim dünyasının ve gezginlerin ilgi odağı haline gelir. Teksier, gözlemlerini ve yaşadıklarını aktardığı Revue Archeologique dergisindeki yazısında “Pitoresk (tablo gibi güzel görünümlü, RS) konumu ve kiraz ağaçlarıyla donanmış zengin vadileriyle İzmir’de zaten iyi bilinen Nif köyü, Herodot tarafından Sart’tan Efes’e giden yol üzerinde olduğu belirtilmiş olan ve köye bir fersah uzaklıkta bir vadi içindeki bir kayaya kazınmış, antik çağ tarihçilerinin, Prens Sesostris’e ait olduğu ve Prens’in kendi emri üzerine kazınmış olduğu konusunda fikir birliği içinde oldukları bir duvar kabartmasının varlığını bilim dünyasına duyurmamızdan sonra, artık antika meraklıları ve turistler için zorunlu bir ziyaret yeri haline gelmiştir.” bilgisini aktarıyor.
Charles Teksier, “Küçük Asya Coğrafyası” başlıklı kitabında Karabel kabartması hakkında daha ayrıntılı bilgiler de aktarır ve kabartmanın gravürüne yer verir: “Asya’nın eski eserlerini tanımak isteyen her gezgin için bu Nymphio şehrini ziyaret etme zorunluluğu, şehirden birkaç kilometre mesafedeki Karabel vadisinde bulunan bir kayanın içine kazınmış kabartma resimleri görmek istediğinden doğar. Burası 1839 yılında keşfedilmiş ve derhal ilim adamlarının dikkatlerini çekmiştir.”
“Kapı şeklindedir ve üstünde saçak gibi çıkıntılı bir yüzey resmin çerçevesi görevini görür. Boyu iki metre elli santimetre ve aşağıdan genişliği iki metre elli, yukarıdan bir metre doksan santimetredir.”
“Resim, yandan görünen ve doğuya doğru bakan silahlı bir adam portresidir. Başında koni şeklinde bir külahı vardır. Bunun ön tarafında, Mısırlılar’ın fesini andırır bir başlık takılıdır. Sol elinde bir mızrak ve sağ elinde bir yay tutar. Kemerine bir sagaye (?) geçirilmiştir. Bütün elbisesi, beline eğik bir şekilde kat kat sarılmış gibi duran bir gömlektir. Ayakkabıları, Asya tarzında kıvrıktır. Bu eser tamamen düz değil, yani bazı yeri kalın ve bazı yeri ince ve modelsiz olarak yapılmıştır. Yağınurların yüzeyi üzerine devamlı etkisi, taşı ham ve pürüzlü bir duruma getirmiştir. Yüzün karşısında ve başın hizasında, bazı.işaretler vardır. Bunların arasında bir kuş resmi ayırt edilir. Diğerleri hiyeroglife benzer işaretlerdir.”
Tespit edebildiğim kadarıyla Charles Texier’den sonra Vital Cuinet’in özellikle belirttiği Alman arkeolog Lepseus’un ve muhtemelen “birçok arkeolog” dediği bilim adamları arasında yer alan Edvin Freshfield 1874 ve 1883’te, Prof. Alfred Bove’nin 1930 yılında, Hans Güterbock’un 1940 Eylül’ünde, 1952 ve 1966 yıllarında bu gizemli anıtı/anıtları ziyaret ettiğini ve kapsamlı olarak incelediğini biliyoruz. Ayrıca Karabel Anıtı’nın 1930 yılında iki adet alçı rölyefinin hazırlanarak müzeye konulduğunu ve bunların İzmir Müzesi’nde sergilendiğini Akşam gazetesinin haberinden öğreniyoruz.
Karabel Kaya Kabartması’nın ünlü ziyaretçilerinden hatta bilinen ilk fotoğrafını da çeken kişi Gertrude Bell’dir. Gertrude Bell, aslında karanlık bir kişiliktir; kendisine verilen “gezgin” sıfatı tamamen bir kamuflajdır. Aslında kendisi bir İngiliz istihbarat servisi görevlisidir. Aynı zamanda, o dönenemin yeni teknolojisi olan fotoğraf çekmeye de çok meraklıdır; bunu her gittiği yerin fotoğrafını çekmesinden biliyoruz. Ancak bu fotoğrafları, istihbarat görevi nedeniyle mi yoksa hobi olarak mı çekti, tam olarak bilemiyoruz ancak net olarak bildiğimiz Gertrude Bell, günümüz Ortadoğu ülkelerinin sınırlarını çizen kişi olarak bilinir. Gertrude Bell’in çektiği fotoğraflar, doğal olarak, siyah-beyazdır; ama çok naturaldır.
Hiç bilinmez ama Karabel Hitit Anıtı’nın son “büyük” ziyaretçisi ise Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür. “Reis-i Cumhur” Mustafa Kemal Paşa, Karabel’deki Hitit kaya kabartmasını 3 Mart 1930 Pazartesi günü ziyaret etmiş ve incelemiştir. Bu, Mustafa Kemal Paşa’nın 27 Şubat ile 5 Mart 1930 tarihleri arasında İzmir’e yaptığı on birinci gezi sırasında gerçekleşmiş olan bir incelemedir. Mustafa Kemal, 26 Şubat günü saat 18.00’da özel bir trenle Ankara’dan İzmir’e hareket etmiş ve 27 Şubat günü saat 22.00’da İzmir’e ulaşmıştır ve “gece geç vakit olmasına rağmen İzmir halkı tarafından her yerde hasret ve sevgi gösterileri yapılmıştır.”
Hakimiyet-i Milliye gazetesinin Hilal-i Ahmer nüshasında yer alan “Gazi Hz. Kemalpaşa’da Hitit Eserlerini Tetkik Ettiler” başlıklı haberde “Reis-i cumhur Hz. bugün saat üçe kadar vakitlerini istirahatle geçirmişler, bilahare refakatlerinde meb’uslar olduğu halde Basmahane’ye kadar bir otomobil gezintisi yapmışlardır. Gazi Hz. buradan Halkapınar’a gelmişler ve İzmir sularının menbaını teşkil eden bu mahalli ve buradaki bahçeyi gezmişlerdir.



Zaman çok şeyi hattâ her şeyi hızla yok ediyor; yazdıklarımız ya da kayda aldıklarımız dışında. Tam da bu noktada, size, Teğmen Cemil Zeki Bey’i ve onun filmlere konu olacak kadar heyecanlı ve maceralı hayâtını, yazılı kaynaklara, Kemalpaşa’daki canlı tanıklıklara da dayalı olarak anlatmaya çalışacağım…
Cemil Zeki Bey” adı ile tanışmam, Kemalpaşalılar’ın “Ziraâtçi Cemil Bey” adıyla tanıdıkları özellikle de Prof. Dr. Engin Berber hocanın kitabına da başlık olan adıyla “Teğmen Cemil Zeki (Yoldaş) adından söz eden kitabından haberdar olmam, rahmetli Mustafa Karagülle (d. 1944 Kemalpaşa-2021, Kemalpaşa) sayesinde oldu. Mustafa Amcamın evinden, kendi evime koli koli taşıdığım ve onun ödünç kitaplar listesini titizlikle liste yaptığı kitaplar ve yazdıklarının içinde yukarıda sözünü ettiğim kitap da vardı.
Peki, kimdi Kemalpaşalılar’ın bu adla tanımladığı Ziraâtçi Cemil Bey? Önce biz edebiyatçıların tabiriyle “flash back” yaparsak merhum Metin Demirci Hoca’ya (d. 1938, Kemalpaşa-2023, Kemalpaşa) sorduğum, “Hocam, Teğmen Cemil Zeki Yoldaş’ı tanır mıydınız?” sorusundan başlamak lazım. Metin Hoca, bu isimde birini tanımadığını net olarak söyledi. Ama ben biraz daha açıklama yapınca o, bana “aaa bir ziraâtçi Cemil Bey vardı.” diyip anlatmaya başladı. Onun anılarında Cemil Bey; sert mizaçlı, top sahasının yanında güzel bir bahçesi olan, eski bir askerdi. Biz “ondan çekinirdik dedi.” Nihayet Cemil Bey’i tanıyan birini bulmuştum ama çok üzgünüm ki görsel ya da ses kaydı almayı akıl edememiştim; bu, benim kusurum.
Metin hocam, bu “çok çekinirdik” lafını çok aç(a)madı ama ben devreye girdim ve sordum “hocam Komünist olduğu için olabilir mi?” Rahmetli hocamın gözlerinde o kocaman bir “evet” cevabını gördüm.
Şimdi aslında, ilk başladığımız yere, yani en başa dönelim. Kemalpaşa’da meskun / yaşayan ve “Ziraâtçi Cemil Bey” adıyla tanınan kişi aslında kimdi?
Cemil Zeki, 1896’da, o zamanki Manastır Vilâyeti’ne bağlı Florina Kazâsı’nda, Tevfik Ahmet Bey ile Güzide Hanım’ın oğlu olarak doğar. Mekteb-i İbtidâiye’yi yani ilkokulu burada “pekiyi” dereceyle tamamlar, Manastır Rüşdiyesi’nden (ortaokul) sonra Bursa Ziraât Mektebi’ne kaydolur.
Birinci Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine henüz üçüncü sınıfta öğrenciyken 1915’in Ekim ayında yedek subay olarak askere alınır, 7 aylık eğitimden
sonra Çanakkale Cephesi’ne gönderilir. Daha sonra Eylül 1916’da gönderildiği Romanya’da ayağından yaralanır; 1918 Haziran’ında Filistin Cephesi’nde başından vurulunca Avustralyalı askerlerce esir alınır. Mısır ve Hindistan’daki esir kampında yaklaşık 2 buçuk yıl süren esaretten sonra, esirlerin salıverilmesi üzerine, 3 Mayıs 1920’de, deniz yoluyla İstanbul’a gelir.
Cemil Zeki Bey, İstanbul’a geldiğinde Osmanlı toprakları işgal altındadır ve Milli Mücadele başlamıştır. Tereddüt etmeksizin milli kuvvetlere katılır ve Soma Cephesi’ne gönderilir. 12 Temmuz 1920’de 26 Türk subayı ile birlikte Yunanlılara esir düşer. Babası Tevfik Ahmet Bey’in çabaları sonucu esaretten kurtulduktan sonra Florina’ya döndüyse de Kemalistleri sembolize eden kalpağı çıkarmayı reddettiği için 20 Şubat 1921’de tutuklanarak Selanik, Edirne ve Larissa Üsera Karargâhı’nda hapsedilir.
Cemil Zeki Bey’in hayatının dönüm noktası moda tabirle “kırılma noktası” Larissa’da hapsedildiği günlerde gerçekleşir. Bu süreci Prof. Dr. Engin Berber’in kaleminden okuyalım: “1918 yılında kurulmuş Yunanistan Sosyalist Çalışma Partisi (SEKE), sermaye ve emperyalizme hizmet ettiği savıyla Yunan Ordusu’nun Anadolu seferini onaylamamıştı. Bu sebeple Atina’da büyük bir grev dalgası başlatan (Ocak 1921’de) SEKE üye ve destekçileri, Konstantinist (kralcı) hükümetçe ya tutuklanıp hapsedilmiş ya da silah altına alınmışlardı. Bunlardan Larissa Üsera Karargâhı’nda hapsedilmiş bazıları, koğuşlarına getirilen Cemil Zeki Bey’i ‘Kemalci hoş geldin.’ diyerek karşılamışlardı.”
Cemil Zeki Bey, burada ilk kez Sosyalizm ve Komünizm kavramıyla karşılaşmış ve bu nedenle babası gibi “Bilge” soyadını almak yerine kendisi için “Yoldaş” soyadını seçmişti. Şimdiki gençler pek bilmez, açıklayayım. Yakın zamana kadar “Komünist” olmak yasal olarak bir suçtu, Komünistler kendilerine “Yoldaş” diye hitap ederlerdi ve bu kelime “sakıncalı” kategoriye giren bir kelimeydi.
Lozan Antlaşması kapsamında esir değişimi maddesine göre salıverilir ve 31 Mart 1923’te Urla’ya gelir, oradan Bursa’ya gider. Burada çiftliklerde çalışır ve mütevazı bir otel odasında kalır. 1924 Temmuz’unda mübadele nedeniyle önce Ayvalık’a sonra da Kemalpaşa’ya yerleştirilen ailesinin yanına gelir.
Geçici olarak tekrar askere alınır, bu görevinden sonra 24 Haziran 1926 tarihinden 1942’ye kadar değerli hocamız Engin Berber’in ifadesiyle “kesintisiz olarak Kemalpaşa’ya gelip” yerleşir. Yine Engin Hoca’nın yazdığı gibi Cemil Zeki Bey’in Kemalpaşa’da yaptıkları aynı zamanda karakterini, idealizmini ve dünya görüşünü yansıtan ifadelerine dönelim: “Burada, emvâli metrûkenin, mübadillere dağıtılması sırasında iskan memurlarınca yapılmak istenen yolsuzluklar başta olmak üzere, usulsüz bulduğu her uygulamaya karşı çıkması, siyasi iktidar tarafından önceleri, onun bir devlet memuriyeti isteği şeklinde yorumlanır. Siyasi iktidarla bütünleşmiş C.H.F. (Cumhuriyet Halk Fırkası, günümüzde CHP, RS) yapıldığı anlaşılan Kemalpaşa Ziraât Odası Müdürü olması önerisini reddetmesi, partinin Kemalpaşa ilçe ve İzmir il örgütü tarafından tepkiyle karşılanır. Bunun üzerine, babasıyla birlikte Serbest Cumhuriyet Fırkası’na katılır. (…) Yeğeni Ahmet Bilge’nin belirttiği üzere ütopik bir sosyalistti.”
“Ziraâtçi olup olmadığına bir şey diyemem ama orada bahçesi vardı, her şey vardı içinde, meyve yapardı. Bahçede her şey vardı; çiçek, ağaç. Büyük bir bahçeydi. Şimdiki Kaymakamlık binası, top sahasıydı; hemen yanında Cemil Bey’in bahçesi vardı. Yalnız yaşıyordu, benim bildiğim zamanlarda evli değildi.”
“Cemil Bey”, yaklaşık on yıl süren toplam askerlik süresinin dördüncü aşamasından terhisi sonrası tekrar Kemalpaşa’ya döner. 1946’nın Eylül ayı sonunda biz, onun Demokrat Parti ilçe başkanı olduğunu ancak üç ay sonra bu görevden ayrıldığını ve 1947’de İzmir’e taşındığını görüyoruz. 1950’de önce Kemalpaşa Belediyesi meclis üyeliğinden sonra da parti üyeliğinden istifa eder ki bu, onun Kemalpaşa’dan tamamen kopması anlamını taşıyor. Oysa Cemil Zeki Bey, Kemalpaşa’da modern ziraât yöntemleri uygulayarak oluşturduğu bahçesinde yetiştirdiği güllerin güzelliğiyle tam bir efsane olmuş bir kişilik, Engin Hoca’nın sözlü anlatımına göre “Kemalpaşa’ya protokolden biri ya da üst düzey bir misafir / yetkili geldiğinde, seyirlik olarak önce Cemil Bey’in bahçesi ve bahçesinde yetiştirdiği güller gösteriliyordu.” bilgisini bana aktarmıştı.
Yakın zamanda Halil Gürses sayesinde Ali Yanılmaz, (d. 1937, Kemalpaşa) abi ile Cemil Zeki yani Ziraâtçi Cemil Bey’i konuştum.
“Bizim küçüklüğümüzde tanıyorduk; çıplak, kabak kafalı, uzun boylu bir adamdı. Kısa kollu montgomeri (günümüzde buna sadece ‘mont’ deniyor, aynı soy adlı bir genaralin soyadından yaygınlaşmış bir kelimedir, RS) giyerdi, bekar adam, top sahasının orada bir kulübesi vardı, bekar adamdı. Okumuş bir adamdı, herhalde ziraât okulundan mezundu. Biz oradan gelip gidiyorduk; o, tavuk besliyordu. Zarar verdikleri için çocukları kovalardı. O, Demokrat Partili’ydi, parti üyesiydi, siyasiydi. Hatta Limoncuoğlu Ahmet Bey diyordu, (onun için, RS) kalemi eline aldığı zaman bir edip gibi yazar, döktürüyor diyordu.”
“Cemil Bey, Selanikli, Florina’dan, öyle biliyorum. Hiç konuşma şansım olmadı, küçüktük biz o zamanlar. İki dönüm bahçesi bardı, imara girdi, onun yeğenleri vardı İzmir’de, iki tane. Bunlar, mübadildi herhalde, bahçesinde kiraz, erik. Gül yetiştirmezdi, görmedim. Cemil Bey, tavuk beslerdi; tavuklara bir yem atardı, tavuklar uçarak gelirdi. Ömrünü tamamladı gitti.”
“Montgomer giyiyordu o; montgomer kısa kollu, haki rengi giyerdi, askerler giyiyor ya. Kısa kollu, kafası da çıplak, dik yürüyüşlüydü, Cemil Bey. Uzun boyluydu. Kışın ceket giyerdi daha ziyade. Sevilen biriydi.”
“İsmet Paşa, buraya 1949’da geldi, çok kalabalıktı, millet ağaçların üzerine bile çıktı. Oradan, ‘İnsan Kemalpaşalılar’ diye hitap etti, Halkevi’nde. Şimdiki anıtın arkasında Halkevi vardı, eski Halkevi şimdiki yıkılan sinemanın oradaydı. Sonradan Halkevi’nin olduğu yere sinema yapıldı, Demokrat Parti kazanınca, Hidayet Bey vardı belediye başkanı, Demokrat Partili.”
Kemalpaşa’dan ayrılan Cemil Bey, arkasında hatıralarını bırakarak İzmir’in Halil Rıfat Paşa semtinde satın aldığı iki katlı eve yerleşir ve burada 23 Eylül 1964’te hayata veda eder.
“Osmanlı Harp, Alman ikinci rütbeden demir salip, Avusturya Harp ve kırmızı şeritli İstiklal Madalyası sahibi olan Cemil Zeki, sağlığında kendisini ‘toprak adamı’ olarak tanımlamaktaydı. Yeğenine göre ise Cemil Zeki “tam bir halk adamıydı “
KAYNAKLAR: Dr. Engin BERBER, Kendi Kaleminden Cemil Zeki (Yoldaş) / Anılar – Mektuplar, Arba Yayınları, İstanbul 1994; Prof. Dr. Engin BERBER, “Kemalpaşa’da Florinalı Bir Mübadil: Cemil Zeki Bey (1896-1964)”, Tarihin Kucağında Kemalpaşa Sempozyumu/ 7-8 Eylül 2022, İzmir (tarihsiz), s. 222-239.



Nifli Rumlar, Yunanistan’da Mübâdele sonrası -mecbûren- kendilerine yeni bir hayat kurdular. Bu, onların eski hayatlarının benzerini asla yansıtmıyordu ama Atina’da kendilerinin yerleştiği semte “Nea Smyrni” yani “Yeni İzmir” adını verecek kadar İzmirli’ydiler…
Yazar Nikau Karara, 9 Eylül 1922 tarihinde ve takip eden günlerde Rumların kaçmak zorunda kalışını “O korkunç koşullar altında ve benzeri görülmemiş, kâbus gibi maceralar ve mücadelelerle, bir gemi kazasının sefil kalıntıları, çıplak, evsiz, hiçbir maddi imkânı olmayan insanlar yani tüm Nifyolular da köylerini terk edip nereye kaçabilirlerse oraya kaçtılar. Vatan sevgisi ve bağlılığı uğruna neler çektilerse, onları çeken Yunanistan’a. Tehlikedeki yeni doğan bebekler gibi, korunmak için annelerine koştular. Ve gerçekten de o, bütün acılarına rağmen, elinden gelenin en iyisini yaparak, onlara istediklerini verdi.” cümleleriyle aktarmaktadır. Doğal olarak bu anlatımda epik ve ağırlıklı olarak lirik ifadelere yer verildiğini de vurgulamam gerekiyor. Zira Karara, kitabının hiçbir yerinde Yunan askerleri ve Rumların Türklere yaptığı kötülüklerden hiç ama hiç söz etmiyor. Konu, cidden derin; yakın zamanda yazacağım… “Mübâdele” konusunda önemli çalışmaları, makaleleri ve kitapları bulunan Prof. Dr. Kemal Arı, “Lozan görüşmeleri sırasında eylemli olarak Türkiye’den ilk anda sekiz yüz elli bin Ortodoksun Türkiye’den ayrılarak Yunanistan’a” gittiğini belirtir. Bu veri elbette Türkiye genelini kapsayan bir bilgidir ama Nif ölçeği hakkında bizi sonuçlara götürebilecek bir bilgi değildir. Şöyle ki “kaçanlar”, “göç edenler” ve Mübâdele anlaşması sonrasında “göç etmek zorunda kalanlar” olarak anacağımız üç katmandan ikincisi olan Lozan görüşmeleri sırasında Türkiye’yi terk edenlerin yani “göç edenlerin” sayısı sekiz yüz elli bin. 9 Eylül sürecinde, alelacele, bulduğu ilk gemiyle Yunanistan’a da Ege adalarına ne kadar Rum’un gittiğini bilmiyoruz.” Kemal Arı hocanın değerli araştırmasına göre, yaklaşık sekiz buçuk ay devam eden Lozan görüşmeleri sırasında her ay yüz bin Rum, Anadolu’yu terk etmiş olmalı.
Peki bu “mübâdele” fikri ilk ne zaman ve nasıl ortaya çıkmıştı? Mustafa Kemâl Paşa öncülüğünde, Türkler’in etkli ve ezici bir biçimde savaşı kazandıkları; öncelikle Yunan Donanması’nın İzmir’den, devamla Batı Trakya’dan ve İngiliz birliklerinin İstanbul’u işgâlini kaldırmasıyla son bulan süreçte, ilk Mudanya müzakerelerinde dile getirilir / ortaya atılır.

Türk heyetini temsilen Mudanya Mütâreke’nde bulunan Refet (Bele) Paşa görüşmeler sırasında, aynen şu cümleyi kurar: “Anadolu Rumları’nın artık Türkye’de kalamayacağını belirirtmiştik”. Norveç heyetinde bulunan Dr. Fridjof Hansen’in bu görüşe katılmasıyla da “mübâdele” süreci başlar.
9 Eylül 1922 tarihi, Lozan görüşmelerinin başlama tarihi 11 Kasım 1922, bitiş ile tarihi olan 24 Temmuz 1923 arasında ciddi bir zaman akışı var. Henüz Lozan Antlaşması imzalanmadan önce, 30 Ocak 1923’te antlaşmaya eklenen ek bir protokolle bir “Mübâdele” anlaşması yapılır. Anlaşmaya göre 1 Mayıs 1923 tarihine kadar Türk topraklarında yaşayan Rumlar ile Yunanistan’ın güneyinde ve adalarında yaşayan Türkler karşılıklı ve “zorunlu” olarak göçe tabi tutulacaklardır.
Asıl trajedi de tam burada başlar; hem gidenler hem gelenler için…
“Mübâdele Anlaşması” çerçevesinde, Kemal Arı hocanın verdiği bilgilere göre “Türkiye’den bir milyon iki yüz bin Ortodoks Yunanistan’a, dört yüz elli-beş yüz bin Müslüman da Yunanistan’dan Türkiye’ye göç ettirilmiştir.” Bu, 1900’lü yıllarda, hele de ilk dünya savaşından yenik çıkmış Türkiye ve “Küçük Asya Felaketi” yaşamış Yunanistan için akıl almaz boyutta bir demografik değişimdi. Çünkü günümüzdeki çok yakın mesafeler o yıllarda çok “uzak” mesafelerdi… Tam da bu noktada, okuyanların Çağan Irmak’ın yönetmenliğini yaptığı “Dedemin İnsanları” filmini, izlemedilerse eğer izlemelerini kesinlikle öneririm.
Nikou Karara, “Nifyo” başlıklı, çokça andığım kitabında ilk göç Lozan süreci ya da mübâdele sürecinde yaşandığına ilişkin net bilgi veremiyor. Karara, aslında kendi de açıkça mealen söylüyor ki “ben, bu kitabı sözlü tanıklıklara dayalı olarak yazdım.” Karara, yine bu tanıklıklara dayalı olarak bize, Nif’ten, hangi tarihte olduğunun ayrıntısını vermediği biçimde, Yunanistan’a gidenlere ilişkin bilgiler aktarıyor: “Köyün tüm sakinlerinden yaklaşık 350 ailenin hayatta kalıp Yunanistan’a ulaştığı, bunlardan bazılarının da kaderin onları sürüklediği her yere dağıldığı tahmin ediliyor: Atina’da, Pire’de, çevredeki mülteci yerleşim yerlerinde, özellikle Nea Kokkinia’da. Birçoğu Girit’te Heraklion [Kandiye] ve Hanya’ya, bir kısmı Selanik, Patras, Lamia, Volos, Verria’ya, bir kısmı da Makedonya’nın çeşitli yerleşim yerlerine çiftçi olarak gidip yerleştiler, birkaçı da Mısır ve Amerika’ya gittiler.”
Karara’nın, aşırı taraflılığına rağmen, dünya bilim tarihine önemli bir katkısının da olduğunu söylemeliyim; o da Nif’ten Yunanistan’a ya da Ege adalarına her ne şekilde gidenlerin tam isim listesini vermesi. Yani aslında, Nif’ten giden ailelerin kim olduklarını bu sayede biliyoruz. Listede yer alan 350 aile, mübadele yoluyla Nif kaza merkezinden giden ailelerin isimlerini kapsıyor. Kemalpaşa’nın köylerindeki göçmenleri kapsamıyor. Zira 2024’ün ekim sonlarında, Kanada’da yaşayan, büyük dedesi mübadele ile Parsa’dan Girit’e mübadil olarak gitmek zorunda kalan Anastasia ile tanıştık. Büyük dedesinin Bağyurdu’ndaki değirmenini, fırınını ve yaşadığı evi, bir film heyecanını canlı olarak yaşadığımız ikinci günde bulabildik. Kendisine verdiğim Karara’nın kitabındaki listede büyük dedesinin adının olup olmadığımı sorduğumda, inceledikten sonra, “olmadığını” söyledi. Demek ki bu liste sadece Nif kaza merkezinde yaşayanlardan oluşuyordu.
Kendisi de Bornova doğumlu olan Karara, mübadele yoluyla Nif’ten Yunanistan’a gidenlerin yaptıklarına ilişkin, 1953’te “Yunanistan’daki Nifyolular Derneği” adlı bir dernek kurduklarını belirterek, “amaçlarının aralarındaki teması, sevgiyi ve dayanışmayı geliştirmek, eski geleneklerini ve güzel memleketlerine olan bağlarını” korumak olduğunu; hatta derneğin, her yıl 4 Kasım’da görkemli anma törenleri düzenlediklerini vurguluyor. Derneğin ayrıca 1956-1962 yılları arasında, toplam 34 kez çıkan “The Nymfaeon” adlı, iki sayfalık, aylık bir gazete çıkardığını, bu gazetede Nifyo ile ilgili yazıları yayınladıklarını da belirtiyor.
Mübâdele’nin en trajik yanı aslında her iki yakada da “öteki” olmaktı; ne gidenler gittikleri yerden ne de yeni gelenler geldikleri yerlerinden memnundu; ama onlar, (onlardan kastım sadece rakamsal) çok iyi biliyorlardı ki bu, bir “zorunluluktu.”. Gittikleri yerlere sadece kendilerini değil, adlarını da beraberlerinde götürdüler; hatta adlarını verdiler: Nea Moudania / Mudanya (Bursa), Nea Triglia / Trilye (Bursa), Nea Fokea / Foça , Nea Smyrni (Atina’da bir semt) /, Nea Ionya / Alanya, Nea Sampsunta -Preveze /Samsun, Nea Malgara / Malkara (Tekirdağ), Nea Kessani / Keşan (Edirne), Peristasis / Şarköy (Tekirdağ), Ganohora /Gaziköy-Hoşköy (Şarköy, Tekirdağ), Nea Trabizon / Trabzon, Nea Kerasus / Giresun, Nea Karvali / Güzelyurt (Aksaray, eski adı Gelveri), Nea Efesos / Şirince/Selçuk (İzmir), Nea Sinasos / Mustafapaşa (Nevşehir) … Köy adlarını sayamıyorum bile.
“Mübâdele Anlaşması” kapsamında hep “Ege Denizi ve Ötesi” üzerinden büyük göçleri değerlendirdik. Peki “Ege Denizi” ve berisinden ve tabiî ki özellikle de Kemalpaşa örneğinde mübâdele nasıl yaşandı?
“Mübadele” öncesi Nif’te 2.700, Y. Kızılca’da 1.300, Bağyurdu’nda 1.200, Ulucak’ta 331, A. Kızılca’da 50, Armutlu’da 35 Rum nüfus kaydı görünmektedir. Buna göre Nif ve mücavir alanında yaşayan toplam Rum nüfus 5.616’dır. Oysa bu sayı daha 1917 başlarında 4.765’tir. Aradaki fark Yunan işgali sırasında, Yunan politikası gereği Nif bölgesine yerleştirilen ve Rumlar üzerinden yapılan demografik manipülasyonun sonucudur. Bütün bu verilere göre, Nif’te 1923 yılında kaydedilen 5 Rum nüfus dışında yer alan Rumların tamamı ya “kaçanlar” ya “göç edenler” ya da “göç etmek zorunda kalanlar” yani “mübadiller” olarak tanımlanmalıdır. Peki “Mübadele” sürecinde Kemalpaşa’ya kimler geldi?
Arşiv kayıtlarından edindiğim bilgiye göre “Mübadele Anlaşması” çerçevesinde Selanik ve bağlı yakın yerleşimlerinden 90, Yanya bölgesinden 88, Girit ve yerleşimlerinden 30, Manastır’dan 10, Midilli Adası’ndan 9 olmak üzere oluşturulmuş 227 tasfiye talepnâmesi mevcut.
Tam bu noktada Nimet Altuntaş’ın verdiği bilgiler oldukça somut verilere dayanıyor: “Tasfiye talepnamelerinden yola çıkarak mübadillerin göç ettiği Yunanistan şehirlerini öğrenebildiğimiz gibi Türkiye’ye geldikten sonra yerleştikleri bölgeleri de tespit etmekteyiz. Kemalpaşa sınırları içerisinde yerleştirildikleri merkezler Yunan işgalinden önce Rum nüfusun yaşadığı yerlerdi. Göçmenler de buralara, Rumlardan kalan terk edilmiş mallara ve arazilere yerleştiriliyordu… Mübadele ile en çok göç alan Kemalpaşa kaza merkezi olmuştu. Merkez ve mahallelerin haricinde köy ve beldeler arasında ‘Parsa, Ulucak, Armutlu, Damlacık, Kızlca-yı Bâlâ (Yukarı), Halilbeyli, Kızılca-yı Zir (Aşağı), Ören’ yerleşkelerinde mübadillerin iskânı gerçekleştirilmiştir.”
Hukuksal anlamda mübadele, Ege Denizi’nin her iki yakasında da yıllarca sürecek kronik bir kan davasını başlamadan bitirmişse de kanlı 20. yüzyılda açılmış tertemiz, bembeyaz bir sayfa olsa da, yakın zamana kadar her iki tarafında yaşadığı “trajik” olayların başlangıcı olmuştu; günümüzde sadece anılarda kalsa da…
NOT: Mübâdele’nin Kemalpaşa özeline gelirsek bu noktada değerli bir master tezini ön plana çıkarmalıyım. Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Prof. Dr. Kemal Arı danışmanlığında Nimet (Altuntaş) hanım, bilimsel bir tez yapmıştı, yaşı benden küçük olduğu için abisi olarak tebrik ederim, süreçte yer alamadım ama Kemalpaşa üzerine yapılmış çok başarılı bir çalışma olduğunu söylemeliyim… Umarım kitap olarak yayımlanır.

KAYNAKLAR: Nimet ALTUNTAŞ, İzmir Kemalpaşa’da Mübadele, Dokuz Eylül Ünv., AİİTE, (yayınlanmamış YL tezi) İzmir 2019; Kemal ARI, Suyun İki Yanı: Mübadele, İstanbul 2016; Kemal ARI, “Mübadele Gemileri ve Yolculuk”, Atlas Tarih dergisi, Şubat-Mart 2023, S. 79, s. 30-41; Nikou KARARA, ΤΟ ΝΥΜΦΑΙΟ (ΝΥΦΙΟ), Atina 1968.

Mübâdele, “kanlı” 20. yüzyılın az sayıda beyaz sayfalarından biridir bence. İzmir ve Batı Anadolu’nun işgâli ve sonrasında yaşanan derin acıların sonucunda, birbiri ile komşuluğu bile artık birlikte mümkün ol(a)mayacak iki halk arasında bir “kan davası” meydana gelme(me)esi/ortaya çıkma(ma)sı için atılmış, başarılı bir diplomatik adımdır. Ama öte yandan ve “insanî” açıdan, çok zorlu bir süreçtir…
Bornova doğumlu (1891) Yunan tarihçi Nikau Karara, Türk Ordu birliklerinin Yunan Ordusu’nu yenerek ilerledikleri o günlerin Nif’teki yansımasını şöyle aktarmaktadır: “Nifyo’nun ileri gelenleri ne yapacaklarını düşünmek üzere bir evde toplandılar. Görüşler bölündü. Elbette herkes kendi hayatları ve ailelerinin hayatları için korku içindeydi. Kaçmak zorunda kalsalardı, evlerini ve diğer mallarını nereye bırakacaklardı? Bu, onları zorladı. Daha iyileri ise bu kötü zamanda oradan ayrılmaları ve fırtına geçince de yerlerine dönmeleri gerektiği görüşündeydiler. İnsanlar bundan sonraki büyük yıkımı nasıl düşünebilirlerdi ki?
Ağustos 1922’nin sonlarında, ¬terhis edilen Yunan ordusunun tüm birlikleri İzmir’e doğru giderken Nifyo’dan geçiyordu. Son olarak 2. tümenin kalıntıları geçti ve ayın 26’sında Nikolas Plastiras’e bağlı askerler aynı koordinattan geçti.
Birkaç gün önce İzmir’de akrabaları bulunan Nifliler’in bazıları oradan ayrıldılar. ¬Diğerleri de son umutlarını bağladıkları Plastiras’ın gidişini görünce hemen köyü (yani Nif’i RS) terk ettiler. Hatta canlarını kurtarmak için bir an önce oradan ayrılmalarını bile öğütlediler.
Artık herkes kendini kurtarmak için kaçma hevesine kapılmıştı. Evlerini, çiftliklerini, yataklarını, ekinlerini, hayvanlarını, tüm mal varlıklarını terk ettiler ve yanlarına sadece en değerli şeyleri, parayı ¬ve yedek elbiselerini aldılar. Mümkün olduğunca çabuk İzmir’e ve kıyılarına doğru kaçmaktan başka düşünceleri yoktu.¬”
15 Mayıs 1919 tarihinden sonra başlayan süreçte Rumlar nasıl ki büyük bir gurur ve intikam duygusu, Türkler ise derin bir korku ve endişe içerisindeyse Eylül 1922’ye yaklaşan süreçte de Türkler de doğal olarak büyük bir gurur ve intikam hıncı içerisindedir.
Sakarya Savaşı’ndan sonra Nifli Rumlar ise büyük bir korku, endişe ve panik içindedirler. Türklerin, eski komşularına karşı bu denli nefret duyguları beslemeleri son derece insanî bir durumdur; zira toprakları işgal edilmiş, kendileri tacize uğramış, gasp edilmiş, işkence yapılmış hatta yakınları öldürülmüştü.
Kız kardeşi Yunan askerleri veya Rum çeteciler tarafından taciz edilmiş, tecavüze uğramış; babası, kardeşi ya da ağabeyi Yunanlılar tarafından öldürülmüş bir Türk’ün nefret ve intikam duyguları taşımasından daha doğal ne olabilir ki?
9 Eylül’e giden süreçte Mustafa Kemal Paşa’nın Nifli Türkler için kullandığı ifadeyle “zulüm” ve “teaddi” artık son bulmuş, yenik vaziyetteki Yunan birlikleri de akın akın kaçmaya başlamıştı. Ama arkalarında yanmış yıkılmış bir Anadolu bırakarak… Çünkü Yunan askerleri, Sivrihisar’dan itibaren Afyon’u ve giderek artan dozda Uşak, Ahmetli, Salihli, Turgutlu ve Manisa’yı büyük ölçüde yakmış, ekinleri ateşe vermiş, hayvanları bile itlaf etmişti. Örneğin Manisa ve yakın komşumuz Turgutlu, bir mahallesi dışında neredeyse tamamen yakılmıştı.
9 Eylül 1922’den sonra TBMM’de kurulan “Tahkîk-i Fecâyi” yani “Faciâları Soruşturma” komisyonunun inceleme için bulundukları lokasyonlardan biri de Nif’tir. Bu komisyonda görevli, büyük romancı Yakup Kadri Karaosmanoğlu, o günleri “Kısmen viran olmuş Nif ilçesinden geçerek Parsa köyüne vardığımız zaman arabamızın etrafını alan Türk köylülerinin bize anlatmaya çalıştıkları hikâyeleri ne kadar farklıydı. Bin iki yüz evli Parsa köyü şimdi yüz evli bir harabedir. Burada yarı çıplak, yarı aç insanlar dolaşıyor. Hepsinin evi yanmış, eşyası yağma edilmiş, hayvanları ellerinden alınmış, çoluk çocuğu katliama uğramıştır. Aralarında kadınlar var ki Yunan askerlerinin alıp götürdüğü kocalarının ölü veya diri olduğundan haberleri yoktur.” şeklinde anlatmaktadır.
Aynı heyette bulunan Falih Rıfkı Atay’ın yazdıkları da yaşanan mezalimi ve acıları tüm çıplaklığıyla ortaya koyan detaylar içermektedir. Falih Rıfkı’nın “Manisa 27 Eylül” tarihli notlarında Sofular [Yiğitler] ve Parsa [Bağyurdu] köylerinde işgal sonrasında bölge halkının içinde bulunduğu durum net biçimde betimlenmektedir: “Bütün şose boyunca sık sık araba, otomobil ve malzeme enkazına tesadüf ediyoruz.
Yollarda insan, at ve deve leşleri nadir değildir. Birçok hendekler kurumuş cesetlerle dolu… Bazen kokuşma yüzünden uzun müddet teneffüs edemiyoruz. Zannedilir ki şahlanmış zafer hâlâ denize doğru koşuyor, her şeyin tozlu ve çiğnenmiş manzarasında öyle sessiz, ürkek bir hal var. Eğer yolumuz hep böyle devam etse istilâ ve cinayetin bu korkunç sefaletine merhamet bile edeceğiz, fakat işte uzaktan, ağaçlar arasında kaybolmuş bir taş ve kerpiç yığınından eskimiş bir yangının kokuları geliyor.
İşte Sofular… Çeşme yalağında bir çocuğa soruyoruz:
-Kaç eviniz yandı?
-Bir mahallemizi yaktılar.
-Kim yaktı?
-Parsa’dan gelen Rumlar yaktı, gâvurun askeri de yağma yaptı. At, sığır hepsini götürdüler.”
Aynı yazıda Falih Rıfkı, Parsa’ya vardıklarında, köylülerin kendisine “Sokakta üç adam bulup öldürdüler. Hiç hayvanımız yok. Bütün paramızı alıp götürdüler. Hıristiyanlar gavur askeriyle beraber gittiler.” dediklerini yazmaktadır.
Parsalı köylülerin Falih Rıfkı’ya “Hıristiyanlar gavur askeriyle beraber gittiler.” diye belirttiği Nifli eski komşuları olan Rumların terk edişi anlatımıyla, Nikau Karara’nın yazdıkları birebir örtüşmektedir. Yunan askerleri ve kötü niyetli Rum komşularının Türklere uyguladığı zulüm, tecavüz, gasp, adam kaçırma ve cinayetlerine; doğal olarak iyi niyetli Rum komşuları da tanıklık etmişti. İlk grup yani “kötü komşular” zaten mimli olarak çoktan Nif’ten kaçma yollarını ararken yine Karara’nın yazdığı gibi “iyi komşular” kendi aralarında gitmek ya da kalmak konusunda tam olarak anlaşamadıkları için ikiye bölünmüşlerdi.
Karara’ya göre “iyi” Rumların başını, Nifyo’nun bilinen isimlerinden olan Doktor Antoniadis çekiyordu. Antoniadis; Hümanist, iyi bir bilim adamı, hem Hıristiyanlar hem de Türkler tarafından sevilen bir şahsiyetti. “Çevredeki bütün Türk köylerinden ¬Türkler Nifyo’ya iner, onu eşeğe bindirip hastalarına götürürlerdi. Türklerin kendisine olan güveninin karakteristik özelliği de ¬buydu: Yunan ordusunun geri çekilmesi sırasında ¬Nifyo’nun ileri gelenleri bir araya gelerek ne yapacaklarını tartıştılar. Çoğu, köyü [Nif’i] terk edip kaçmalarını söyledi. Antoniadis buna karşı çıktı ve onlara ¬Türk köylülerinden korkmaları için hiçbir sebep olmadığını, gerektiğinde mutlaka Türklerin onları koruyacaklarını anlatmaya çalıştı.” Ama olmadı, ol(a)madı çünkü toplumsal barış artık sona ermiş, temeli kan davasına dayalı yeni ve gergin bir süreç başlamıştır.
Anadolu’da yaşayan Rumların göçünü, 9 Eylül öncesinde, 9 Eylül’ü takip eden süreçte ve “Mübâdele” anlaşması sonrasında olmak üzere üç aşamada düşünmek gerekiyor. İlk aşamada gidenlerin ağırlıklı sayıda büyük suçlar işleyen çeteciler ile Yunan Ordusu’na katılan ve bu nedenle öldürülme korkusu yaşayan Rumlar ile onların aile bireyleri olduğu kesin.
15 Mayıs 1919 ile 9 Eylül 1922 tarihleri arasında her iki grubun ya da bireysel insiyakla bazı Rumların komşusu Türklere neler yaptığı taciz, tecavüz, alıkoyma, gasp ve cinayetler büyük ölçüde tam olmasa da -çünkü tam asla olamaz zira bunlar sadece arşive yansıyan kayıtlarla sınırlı- biliniyordu.
İlk aşama, insanî açıdan gerçekten trajiktir. Yiğitler’den 1912 doğumlu Musa Sever, kendi bulunduğu köyü ilk terk eden Rum komşularıyla ilgili “Namuslu olanlar komşularıyla helalleştiler ‘gelmiş geçmiş hakkınızı helal edin’ dediler, öyle gittiler.” bilgisini veriyor ve devamında Rum komşularının gittikleri sırada evlerinin durumunu “hattâ sofraları dahi yaymışlar, evlere giriyoruz, sofra yayılı kalmış, sini kurulu kalmış.” cümleleriyle betimliyor.
O günlerde bir gazeteci olarak Yunan Ordusu’nu önüne katıp yürüyen Türk askerleri ile birlikte hareket eden ve İzmir’in kurtulduğu, Mustafa Kemal’in Nif’te geçirdiği geceyi yine Nif’te geçirerek gözlemlerini yazan Süreyya Sami Berkem, o gün yaşadıklarını, yıllar sonra anılarında, “son durağımız Nif (şimdiki Kemal Paşa) kasabası idi. Mamur bir Rum köyü olduğu her halinden belli. Fakat içinde bir tek insan kalmamıştı. Hepsi Yunan ordusuyla beraber sıvışıp gitmişlerdi. Bu gidiş o kadar ânî olmuş olacak ki her şey yerli yerinde! Evler ve içindeki eşyalar olduğu gibi duruyor. Yalnız ortalıkta insan yok!” diye anlatmaktadır. Berkem’in bunları yaşadığı sırada, Nifli Rumlar, kendilerine yurt bildikleri topraklardan, sofralarında ve sinilerinde Türk komşularının “aş” dediği yemeklerini, bu aşlarına, kaşıklarını ve övünerek kullandıkları çatallarını-bıçaklarını bile bulaştıramadan öylece bırakarak, hiç bilmedikleri bir coğrafyaya doğru, yıllarca kader birliği ettikleri Türk komşularından ayrılmanın kendilerine verdiği derin hüzünle ilerlemekteydiler. Bu aynı zamanda dönüşü hiçbir zaman olamayacak bir yoldu bu ve en acısı da gidenler -içlerinde çok az bir umut da olsa- bir daha asla dönemeyeceklerinin; eski evlerine tekrar kavuşamayacaklarının bilincindeydiler.
Tıpkı Anadolulu diğer soydaşları gibi Rumlar; “kaçmak”, “gitmek” ve Mübâdele sonrasında “göç etmek zorunda kalmak” gibi süreçleri yaşadılar. Bu noktada, ben Selanikli çok büyük bir subayın arkadaşı Salih Bozok’a sorduğu “ne yani biz artık Selanik’i göremeyecek miyiz?” cümlesini ve bu cümledeki derin acıyı hatırlatmak isterim.
Tüm bu yaşananlar, aslında “ortak bir acıydı.” Her iki taraf için de…
KAYNAKLAR: Nimet ALTUNTAŞ, İzmir Kemalpaşa’da Mübadele, Dokuz Eylül Ünv., AİİTE, (yayınlanmamış YL tezi) İzmir 2019; Kemal ARI, Suyun İki Yanı: Mübadele, İstanbul 2016; Süreyya Sami BERKEM, Unutulmuş Günler, İstanbul 1960; Pelin BÖKE, İzmir, 1919-1922 / Tanıklıklar, İstanbul 2006; Nikou KARARA, ΤΟ ΝΥΜΦΑΙΟ (ΝΥΦΙΟ), Atina 1968; Mustafa TURAN, Yunan Mezâlimi 1919-1922, Ankara 2006.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.